Bağlanan Taraf Olma Sorunsalı

Duygusal ilişkilerinizde hep daha fazla fedakarlığı yapan taraf olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?

Hep daha çok üzülen siz mi oluyorsunuz?

Yani sonuç olarak daha çok seven, daha çok aşık olan?

Daha çok bağlanan tarafım, keşke böyle olmasam, keşke hayır diyebilsem bazı şeylere, keşke her defasında bu kadar sevmesem deyişinizi duyar gibiyim..

Evet seviyoruz, çünkü böyle ilişkilere inanıyoruz. Bizim için ilişki denen şey sımsıcacık olmalı, sonuna kadar duygu ve tutku yüklü, en içten heyecanlarımızın, arzularımızın egosuzluğumuzun bir tecellisi…

Gizlimiz saklımız, gururumuz olmadan karşı tarafa tepside sunulan umarsız bir gönül..

Eee nedir o zaman problem!?

Gerçekten çok romantik tabii ki, filmlerin romanların ana teması.. Belki de görüyorsunuz duyuyorsunuz çevrenizden de “cefasız aşk mı olurmuş canım…” aforizmalarını.

Güzel, her şey bu şekilde kaldığı yerden devam da edebilir o vakit.. Ancak, bu kaçıncı yenik düştüğünüz savaşınız, kim bilir kaçıncı tövbeniz, paramparça bir kalbi yerlerden kaçıncı toplayışınız ve de her seferinde inatla tuzla buz olmuşun tam olarak onarılmayacağını bile bile kaçıncı toparlama çabanız.. Kalbinizin şiştiği ne kadar da belli aynı parçaları yapıştırıldığında birleşmeyen eğri büğrü kalan eşyalar gibi..

 

Güzel bir haber…

Lakin bu kadar şişkinlik yeter, size güzel bir haberim var!

Kalbiniz bir obje değil, yaşayan capcanlı bir organ. Her ne kadar bilim bize aşkların beyinde yaşanıp öldüğünü söylese de bunu böyle bilip alışa geldiğimiz şekilde yüreğimizde hissetmemizin de bir sakıncası yok tabii ki. Ancak, güzel olan habere geri dönersek eğer, yaşadığımız sürece kötü giden her şeyi, en başta da kalbimizi değiştirmemiz, onu yepyeni pozitif duygularla onarmamız ve çok çok güçlü bir kalp haline getirmemiz mümkün.

“Değişime kendinden başlamalı” ve “değişimin kendisi olunmalı” tarzı artık fazlasıyla sıradanlaşan ve görüldüğü yerlerde öylesine okunur olan ama anlamlarının aslında çok da anlaşılamadığı cümleler görmüşsünüzdür mutlaka. Aslında gönül sorunları da bu meseleyle oldukça bağlantılı sorunlardır. Ne yazık ki yalnızca aşk anlayışımızı hatta sadece belirli bir kişiye karşı olan duygularınız üzerindeki anlayışınızı değiştirmeye çalıştığınızda çok da başarılı olamadığınızı görmüşsünüzdür. Aslında bunun başlıca nedeni sorunun kökenine inilmemiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Peki nedir bu “Aşk”?

Dünyaca ünlü Amerikan halk şairi Robert Frost aşkı tanımlarken şöyle der, “Aşk, karşı konulmaksızın arzulanmanın karşı konulmaz bir arzusudur.“  Offfff çok büyük laf cidden! Aşkın toplumdaki genel anlayışı bu kadar iyi dile getirilemezdi. Yani üstadın buyurduğu üzere mesele karşı taraf değil, asıl mesele bizleriz, bizzat kendimiziz. Bu yüzden, madem bu kadar sevebiliyoruz başkalarını (?), aşka gelene kadar kendimizden başlamamız gerekir sorguya. Başkalarının bu denli ilgisini sevgisini beklerken biz kendimizi ne kadar seviyoruz acaba!?

Sizce de kendisini sevmeyen bir insanın bir yabancıdan onu çok sevmesini beklemesi saçma değil mi?

Her şeyin başı “özsevgi”:

Aslında pek farkında olmasanız dahi her yeni ilişkinizde yazının başında dile getirdiğim problemleri yaşıyorsanız büyük ihtimalle kendinizi yeterince sevmiyorsunuzdur. Ancak, bu hiç problem değil; hiçbir şey için geç değil çünkü en ama en derininize, ruhunuzun merkezine indiğinizde orada koşulsuz ve sonsuz bir sevgi olduğunu göreceksiniz. İşte bu yüzden geç kalmış sayılmazsınız hiçbir şeye. İçinizde beraberinizde doğuştan getirdiğiniz o sevgi koşulsuz olduğu için sizden bir beklentisi de yoktur aslında. Siz ona bir adım attığınızda o size on adımla gelecektir.

Büyük ihtimalle geçmiş dönemlerde özellikle de çocukluğunuzda benzer ya da farklı durumlarda bunun hep böyle olduğunu anımsayacaksınız. Yaptığınız yaramazlıklarda, okuldaki başarısızlıklarınızda, şu anki daha büyük halinizde ise iradenizle ilgili problemlerinizde, bir yakınınıza ya da arkadaşınıza hiçbir zaman kıyamayacağınız şekilde kendinize ne denli hakaretler edip, onu suçlamış olsanız dahi o size hiçbir zaman küsmemiştir ve de küsmeyecektir. Yalnızca güveni ve cesareti kırılacak, ancak sevgisinde bir azalma olmayacaktır.

İç dünyanızdaki ikizinizi bir misafir değil de diğer yarınız olarak görmeye başladığınızda aslında romantik bir ilişki için de bir yabancıya ihtiyacınız olmadığını keşfedeceksiniz. Burada ”ihtiyaç” kelimesini özellikle vurgulamak isterim, çünkü “ihtiyaç” kelimesi beraberinde bir zorunluluk getirir…

İhtiyaç sahibi bir kişi hiçbir zaman “özgür” olamaz, adeta bir ilgi bağımlısına döner ki bu da kısır bir sevgidir. Yani sahte bir sevgidir, aynı bir uyuşturucu gibi ruhu uyuşturan ve çaktırmadan bünyeyi çürüten, aklı başından alan ve uzun vadede tek taraflı zarar getiren bir düşmandır. Alacaklı verecek hesap ilişkisi ya da topun bir o sahada bir bu sahada döndüğü bir ilişki, bir “ilişki” değildir çünkü sevenleri sarıp sarmalayan bir duygu yoktur ortada.

“Zevk” in – “İhtiyaç” out!

İşte bu kapsamdaki derin bir anlayışa vardığınız zaman hayatınızda yer alacak kişi artık bir ihtiyaçtan ziyade bir “zevk” ve “keyif” halini alacaktır. Artık bir olmazsa olmazlık hali yok olmuştur ve böylece yaşanacak her güzel paylaşım, macera, anı ve benzeri duygular karşılık beklenmeden gerçekleşecek kazançlarınız haline gelecek ve beraberinizde getirdiğiniz o sonsuz özdeğer ve güveninizin üzerine bir artı olarak eklenecektir.

Bireysel Danışman ve I-Control® Uzmanı Buğra Akyol, sizlerle daha mutlu ve anlamlı bir hayatın sırlarını paylaşıyor. Buğra Akyol’un uyguladığı I-Control® sistemi ile tüm sorunlarınızdan kurtulmak için buraya tıklayın. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir